16 Aralık 2018 Pazar

Hoşgeldiniz - Bay Spak

Bloguma hoş geldiniz. “Bay Spak” yani “Mr. Spock” değişik türden sinema, karakter ve simge analizlerini içeren web sitem. İyi yolculuklar dilerken, neden blog'un adı Bay Spak sorusunun cevabını da şurada bir yere sabitleyelim.


Mr. Spock (Bay Spak) sinema tarihinin kuşkusuz en felsefi karakterlerinden biri.  O’nun felsefesini anlayabilmek birçok kişiye nasip olmamıştır.

Mr. Spock (Bay Spak), Meşhur Uzay yolu (Star Trek) orijinal film serisinin Kaptan Kirk ile birlikte en çok bilinen karakterlerinden biridir. Atılgan (USS Enterprise) uzay gemisinin bilim subayı ve 2. Kaptanı unvanlarını taşımaktadır. Karakteri bu orijinal seride, 2015 yılında aramızdan ayrılan Leonard Nimoy canlandırmış ve karakter daha çok onunla özdeşleşmiştir. 




Neden Spak?
İlk bakışta Spak’ı bizden ayıran tek özellik uzun kulakları ve yukarı uzanan kaşları olduğunu sanırsınız, fakat o sadece aysbergin görünen yüzü… Bay Spak’ın birçok uzmanın bilgi birikimine sahip olmasına rağmen bir o kadar da tevazu sahibi olması onu daima bir numara yapmaya yetip de artmıştır bile.




Mantık yoksa gerisi boş
Mr.Spock yarı Vulkan’lı olarak tanıtılmaktadır. Vulkan galaksinin başka bir noktasında bulunan bir gezegendir. Bu gezegende duygulara fazla yer verilmemekte herkes mantığıyla hareket etmektedir. Aslında Uzay yolu (Star Trek) film serisinin yazarı Gene Roddenberry’in amacı Spak karakterinin arka planda bir felsefi akımı temsil etmesini sağlamaktı. Bu akım ise “Stoacılık” tır. En önemli önermesi ise “Mutluluk dış koşullara bağlı olmamalıdır” Her zaman mantığın ön planda olması gerektiğini savunur. Çünkü mantık insandaki doğruyu ve yanlışı ayırt etme özelliğidir ve insanı diğer tüm yaratılanlardan ayıran en önemli farktır.

                                   



Soğukkanlı olmak iyidir

Mr.Spock mantığı ön planda tutan Vulkanlıların arasında yetiştikten sonra duygusal değişkenliklere sahip Atılgan gemisi sakinleri ile bir türlü anlaşma ortamı bulamasa da en azından onların mantığına seslenmeyi başarmıştır. Hani bir futbol maçında oyunun en stresli anlarında, orta sahada oynayan yaşça deneyimli bir oyuncunuz vardır, top ona geldiği zaman oyunu soğutur ve yeniden mantığıyla yön verir. İşte Bay Spak Atılgan’da her zaman bu rolü üstlenmiştir. Bay Spak birisi hapşırdığı zaman sadece “live long” (çok yaşa) demez aynı zamanda “prosper” (başarılı ol) der. Tıpkı Spak gibi size uzun ve başarılı günler diliyorum. 




Devamını Oku »

7 Ekim 2017 Cumartesi

Blade Runner 2049


YENİ BİR DEVAM FİLMİ

İlk film Blade Runner, 1982 yılında çekildi. Çekildiği tarihte pek ilgi çekmeyen bu fantastik bilim kurgu yapıtı daha sonra özellikle 2000’lerden sonra ilgi topladı ve kült filmler arasına girdi. O tarihlerde ilgi toplayamamasının nedeni, belki de kendi zamanının çok ötesinde fikir tomurcukları ve anlaşılmaz, mantık dışı ve alternatif sonuçlara çıkabilecek senaryosuydu.

Artık Hollywood’da senaryo sıkıntısından mıdır bilinmez ama seksenlerin kült ve sevilen filmlerine ya yeni teknolojiyle çekim yapılıyor (ki bu bana her zaman “Taklitler asıllarını yaşatır” cümlesini hatırlatıyor.) veya devam filmi ile ilgi toplamaya çalışılıyor. Devam filmi çekmek gerçekten zor iş olsa gerek. İzleyicinin belli bir beklentisi var ve onu karşılayamazsanız sonunuz hüsran olur.

(Yazının devamında çeşitli dozlarda spoiler yutabilirsiniz, benden günah gitti.)


KIYAMET VE KARANLIK DÜNYA

Bladerunner, tıpkı Terminatör ve benzerleri gibi alternatif gelecekte karanlık ve depresif fikrinden beslenen ve o ütopik dünyada yaşayan bir senaryoya sahip.  İlk filmde dünya üzerine dağılmaya başlamış olan yapay zekâlar bertaraf edilerek,  devam nesilleri oluşturulmuş ve sayıları milyonlarla ifade edilir hale gelmiştir.

Nükleer enerjinin sebep olduğu bir “kıyamet” olmuş ki, bu öyle gösteriyor ki insan neslinin çok büyük bir oranda yok olmasına sebep olmuştur. Toprakta radyasyon bulunuyor. İnsanın dünyaya bu şekilde bir kıyamet getirmesi gerçekten ihtimaller dâhilindedir. Bugün dünyada var olan nükleer silahlar ve nükleer tesisler insanlığın sonunu getirmek isteyen kişilerin eline geçerse vay halimize. Tabii başlı başına bu konuyu masaya yatıran bir çok film, kitap, belgesel bulunuyor.

Kıyametten geriye kalan insanlar karanlık ve gizli bir hayat yaşıyorlar. (Yetimhane ve çöplükteki gibi insanlar.) Çünkü sokakta dolaşan ve “gerçek” diye ifade edilen varlıklar da replicant. Yeni nesil replicantlardan oluşan bir polis devleti her şeye hâkim durumda. Niander Wallace (Jared Leto)  isimli bir psikopat her şeyi yönetiyor.



YAPAY ZEKÂNIN YAPAY ZEKÂSI OLUR MU?

İnsanlar henüz yapay zekâ fikrine bile alışmamışken, yapay zekânın arkadaşı olan bir başka yapay zekayla tanışıyoruz bu filmde.(Joi isimli uygulama) Yani vücudu olan bir yapay zekâ ve vücutsuz (bugünkü yapay zekâların en üst sürümü diyebiliriz) yapay zekâ sevgili olmuş. Olaya duyguları olmayan iki işletim sistemi şeklinde bakarsak, programlarının gereğini mi yapıyorlar? Cevaplanması daha zor olan soru ise şu: İnsan bizzat kendisi dünyadan giderken neden kendi yerine yapay zekâlı bu sistemleri bıraksın?




KAZAN DOĞURDU

Gelelim senaryonun asıl konusuna.  En baştan bir yapay zeka olduğunu bildiğimiz “K” (Ryan Gosling) çevresinde geçen film bizi Rick Deckard’a (Harrison Ford) kadar götürüyor. İlk film ve sonrasında kesilen parçaların eklenmesiyle insan mı yoksa replicant mı olduğu tartışmalı bırakılan Deckard’ın, ikinci filmde daha somut kanıtlarla replicant olduğunu anlıyoruz. Ama hala bir açık kapı var.

Filmin düğüm noktası ise iki android’in bir araya gelerek nasıl çocuk dünyaya getirebildiği. Organik olmayan iki varlıktan bahsediyoruz. Nasrettin Hoca’nın fıkrasındaki soruya benziyor ama tersten. “Kazanın öldüğüne inanıyorsun da doğduğuna niye inanmıyorsun?” Anroidler bütün insani fonksiyonları yerine getirebiliyorlarsa neden doğurmasınlar? Fakat nasıl bir donanım ve yazılım bunu sağlayabilir? Ardı ardına sıralanabilecek sorular var. Çocuğun mekanik vücudu nasıl büyüyebilir ki?
Tartışmaya ancak şu şekilde mantıklı bir açıklama gelebilir. Deckard ve Rachael (Sean Young)üzerinde insanlara ait bazı özelikler var.




MAALESEF RUHU YOK

Senaryo tamamen “K” çevresinde gelişirken, onun yaşadığı duygusal değişimleri ölçüp tartmak için oldukça vaktimiz var. Bir android daha basit deyişiyle bir robot nasıl bu kadar duyguya sahip olabiliyor? Üzüntü,  şaşkınlık, hırs, kandırılmışlık hissi, yardımseverlik gibi duygular arasında geçişler yaparken yüzünde bu durumları hissetmesek de iç dünyasını anlayabiliyoruz. “Yapay zeka ne kadar insan olabilir?” sorusuna cevap arayan bu filmde, bence en kritik konuşma K ile Teğmen Joshi (Robin Wright) arasında geçiyor. 

Hatırladığım kadarıyla:
-          Benden ilk defa ruhu olan birisini mi öldürmemi mi istiyorsunuz?
-          Göreve karşı gelmeyeceksin değil mi?

Bu itirazı ancak vicdanı, dolayısıyla ruhu olan birisi yapabilirdi diye yorumluyorum. Daha sonra yaşananlardan yola çıktığımızda ise K için geriye söylenebilecek tek söz kalıyor:  “Maalesef ruhu yok, onun için hiç mi hiç şansı yok.”




Devamını Oku »

21 Haziran 2017 Çarşamba

Split - Parçalanmış

Sinema tarihinde en çok ele alınan konulardan biri dissosiyatif bozukluklar ile ilgilidir. Bu hastalık “Çoklu kişilik bozukluğu” olarak isimlendirilir. Bu hastalıkta insanlar birden fazla kişilik yaşatabilirler. Diğer psikolojik bozukluklarda kişiler aynı bünyenin içinde az ya da çok dalgalanmalar yaşarlar. Örneğin bipolar bozuklukta, kişi bazen çok mutlu bazen ise çok depresif olur ancak bunların hepsini bir kişilik içinde yaşar. Benzer şekilde şizofrenik vakalarda da kişi hayal dünyası içine girer fakat kimliği aynıdır.



Sen hangi Wendelsin?

Hal böyle olunca çoklu kişilik bozukluğu yaşayan kişilerin o an hangi kişi olduğunu bilmeniz, ondan gelebilecek herhangi bir zararı önceden tespit etmenizi sağlayacaktır. Bu filmde çok üstün bir performans ortaya koyan James McAvoy, ana karakter Kevin Wendell ile tüm karakterleri ayrı ayrı canlandırmış ve karakteristik mimik ve hareketlerini bariz şekilde yansıtabilmiştir. Muhtemelen Kevin Wendell ismiyle bilinen esas karakter bedenini kendi iç dünyasında ürettiği karakterlere teslim etmiş olacak ki kendisini tanıma fırsatı bile bulamadık.




Karakter çatışmaları

Film Kevin’in mevcut karakterlerini çözmek ve hangilerini baskı altında tutacağını öngören doktoru Dr. Karen Fletcher (Betty Buckley) etrafında şekillenmektedir. Kevin içinde taşıdığı karakterleri ayrı ayrı yaşattığı için bu karakterlerin birbirleri arasında da bir iletişim ağı oluşmuş durumdadır. Yani kimisi birbiriyle can ciğer, kimisi ise kanlı bıçaklı sayılabilir. Bu tarz psikolojik rahatsızlıklarla ilgili çok bilginiz olmasa dahi tahmin edebileceğiniz gibi filmde de olduğu gibi karakterlerden birisi diğerlerine baskın çıkacak ve diğer karakterler artık daha az yaşamaya başlayacaktır.




Üç genç kurban

Kevin üç genç kızı, yaptığı planlar doğrultusunda kaçırır. İç dünyasında o dönemde en baskın olan iki karakter bu konularla ilgili plan yapmakta, diğer karakterleri ise mecburen bu ikisine sesini çıkarmamaktadır. Casey Cooke (Anna-Taylor Boy) bu kızlar arasında geçmişte yaşadıklarına göre bu tarz olaylarda bir B planı gerçekleştirme imkânı olandır. Daha fazla ayrıntı vererek seyir zevkinizi kaçırmak istemiyorum. Ancak film özellikle McAvoy’un performansı ve sonu tahminden çok uzak olmasa da sürükleyici anlatımıyla seyirciyi etkilemeyi başarıyor.



Shyamalan klasiği


Ünlü yönetmen M. Night Shyamalan filmin sonunda ayrıca başka bir filmiyle bağlantı kuracak bir yol çiziyor ve devam filmine göz kırpıyor. Shyamalan filmleri benim görüşüme göre bir olmuş bir olmamış şeklinde süregeldiği için izleyiciyi gelecekte ne beklediğini söylemek zor. Yine de Shyamalan kendi tarzıyla sinema tarihinde ayrıcalıklı bir basamağa sahip oldu bile.
Devamını Oku »

13 Mayıs 2017 Cumartesi

Türk Malı pazara mı dönüyor?


Gördüğümüz ve duyduğumuz kadarıyla 2010 yılında yayınlanıp bir süre sonra da yayından kalkan Türk Malı isimli dizi tekrar çekimlere başlıyormuş. Hatırlarsanız Türk Malı adlı bu dizinin ilk bölümü gösterime girmeden önce halk tarafından tepkiye uğramış ve “Ne demek şimdi bu, bize mal mı demek istiyorlar?” şeklinde eleştirilerin yükselmesine neden olmuştu. Hatta bazı RTÜK kurallarına takılması sebebiyle yasaklanmasına da şahit olmuştuk.



Kendimize mal dedirtir miyiz hiç?

Türk malı dizisi gerçekten de beklendiği gibi Türk halkının genel cehalet durumunu eleştirmek için (objektif yorumlama çabasıyla söylüyorum) Erman Kuzu (Şafak Sezer) isimli  ana karakteri  dizinin merkezine koymuştu. Tam da bu noktadan toplumsal bir analiz yapma çabası içine giriyorum. Bu diziye tepki veren kişilere sormak isterim. Biz değil miyiz, Avrupa ülkelerinde bir üçkâğıt haberi aldığımızda ilk “Türk müymüş?” sorusunu soran, biz değil miyiz bir görmemişlik örneğine rastladığımızda “Kesin Türk” diyen. Son olarak biz değil miyiz, kendi kendimizi yerin dibine sokmaya bayılan? O zaman Türk Malı isimli diziye neden tepki gösterdik? Belki de bize bir ayna tutuyordu kim bilir (?).




"Ben lisedeyken Aykut Testi yaptırmıştım!"

Dizinin içeriğine gelirsek; her ne kadar burada diziden bahsetmeye çalışsam da çeşitli parçaları haricinde bir bölümü dahi tam olarak seyretmiş değilim. Zannetmeyin ki “kültürsüzlük” damgası yememek için izlediğimi saklıyorum. Dizi kendi içinde oldukça sıkıcı, tekrarlı ve yapay senaryosuyla izleyiciyi kendine bağlama konusunda başarılı değildi. Ancak bazı karakterlerin sosyolojik açıdan gerçek karakterlere benzediğini söylemek gerekiyor. Erman Kuzu anlayışsız ve kaba bir adam, eşi Abiye Kuzu (Binnur Kaya) ise sürekli kültürlü olma çabasının yanı sıra yanlış deyimler ve kelime öbekleri ile çevresindekileri (ve tabii ki izleyiciyi) zehirleyen bir karakter. Dizinin genel çerçevesi ise;  kültürlü daha doğrusu normale yakın komşuları ve sonradan görme bu absürt aile arasında olup biten olaylardan oluşuyordu.



Mehmet Ali manidar bir seçim

Geçmişte diziyle ilgili en çok yapılan eleştiriler; gereğinden uzun bir durum komedisi olması, güldürmemesi (bu zaten rastlanılabilecek bir özellik fakat türünün komedi olduğunu unutmamak gerekir), başka bir diziden senaryo çakması olduğu, Abiye karakterinin Türkçe'mizle hain oyunlar oynaması vs diye liste uzuyor.
O zaman sizin yerinize ben sorayım: Bu dizi neden geri dönüyor Allah aşkına? Kadroyu güçlendirmiş, üstelik yarışma programlarından sansasyonel şekilde ayrılmış olan Mehmet Ali Erbil de kadroya katılmış. Benim hatırladığım Mehmet Ali yarışma programlarında 40-50 yaşlarında insanlara takla attırıp başarabilenlere halı hediye ediyordu, kıllı bir adamı koyun gibi tıraş ettirmişti ve son olarak bir adamın pantolonunu aşağı çektiği için aniden programa veda etmişti. Sanırım Onun katılması da dizinin ömrü konusunda bize ipucu verebilir.




Bekleyelim ve görelim. Dizi çöplüğüne dönen televizyon kanalları gençleri yabancı dizilere itip, sürekli düşen izleyici kitlelerini ekrana bağlayamaz iken, geçmişteki kötü namıyla geri dönecek olan Türk Malı kaç bölüm yaşayacak ve nasıl bir işe imza atacak.


Devamını Oku »

26 Nisan 2017 Çarşamba

NAYLON ANILAR



Coşkun Sabah'ın ünlü şarkısını bilirsiniz. “Anılar, anılar, şimdi gözümde canlandılar.
Anılar, anılar, beni bu akşam ağlattılar.” Coşkun Sabah ve Ahmet Selçuk İlkan bu dizeleri yazıp bestelerken muhtemelen ya eski bir mektuba bakıyor, ya da sevgilisinin eski bir resmine bakıyordur. Yine Cengiz Kurdoğlu diyor ki: “Dün gece resmini öptüm de yattım.”





Şimdi doksanlar ve öncesinde bu duygusallığı yaşayan değerli ağabeylerimiz, bugün bu aşkları yaşasa neler yaparlardı? Gelin bir de bunu düşünelim. Facebook’ta dün gece resmini “like”layıp mı yatardı, yoksa instagram’da boy boy fotolarını gördüğünde hasedinden çatlayıp da mı yatardı? O zamanlar sevgilinin sadece bir resmi olurdu, kimse beğendin mi beğenmedin mi bilemezdi. Yırtıp attığında da dünya âlem duyamazdı.






Bugünün dünyasında internet kesintisinde hemen her şey değişecek sanıyorsunuz. Haklısınız da. İnsanlar, dostluklar, aşklar ve samimiyet hisse senedi gibi piyasada dolaşıyor. Sonra yaşadığınız bir anın yaklaşık elli tane resmini çekiyorsunuz. Günün belli bir kısmını resim çekerek geçiren(hatta neredeyse öz çekim mesleği edinen) her yerde abuk sabuk fotoğraf çekmek için canından bile olan insanlar var. İşte bu sebeplerle anılar değer kaybına uğruyor. Artık anları ölümsüzleştirmek diye bir şey yok bence, artık anları öldürmek var.





Çok eski zamanlarda insanlar resim çekilmeden önce en güzel kıyafetlerini giyerlermiş. Yıllar sonra resme bakan torunu için gayet saygılı, gayet efendi bir duruşla resim çektirirlermiş. Artistik bakışlar atarlarmış. Çünkü az olan şey kıymetli olur. O nadide resimler şimdi mutlaka bir bavulun içinde veya bir yerlerde saklıdır. Ama üzülerek söylüyorum ki sizin birbirinden kıymetsiz binlerce resminiz geri dönüşmeyen dijital bir simge olarak silinecek.




Şimdi diyorsunuz ki peki ne yapmalıyım? Her anın fotoğrafını çekmekten vazgeçin. En azından tavsiyem şudur ki günde yüz fotoğraf çeken kişiler bu sayıyı on civarında tutsunlar. Üstelik aynı anın bir sürü resmi olacağı için onları silmek için de vakit kaybedeceksiniz, belki de toptan sileceksiniz.

Bir Türk Sanat müziği sözüyle yazımı özetleyeyim. Yıllar sonra ömrünüz yeter de bembeyaz saçlarınız ve kocaman gözlüklerinizle eski resimlere bakabilirseniz, değerli anılarınız olsun ve şöyle deyin:


“Maziye bir bakıver, neler neler bıraktık”


Devamını Oku »

27 Mart 2017 Pazartesi

KUMDAN KALE



Sahilde kimsecikler yokken bir yürüyüşe çıktım. 

Sadece martılarla konuşmak istiyordum ki, hummalı bir çalışma içinde olan küçük cılız bir çocuğa takıldı gözüm. Mavi şortlu, belki 9-10 yaşlarında görünüyordu. Mükemmeliyetçi bir tavırla kovasını nemli kumla dolduruyor ve kuleleri yükseltiyordu.  


Yanına yaklaşıp;
“Merhaba istersen yardım edebilirim” dedim.
“Teşekkürler ama bu benim işim” diye tersledi beni.
Yanında biraz daha durup kalesini nasıl güçlendirdiğini izledim, dalga için bentler yapıyor ve mücadele ediyordu adeta. Sanat eserinin zarar görmemesi için çetin bir savaş veriyordu.





Sonunda gitmeye karar verdiğinde kovasını, küreğini toplamaya başladığında, dalgalarda kalesini kemirmeye başlamıştı bile. Hemen telaşla seslendim.
“Genç, bak dalgalar yaklaşıyor, yarın geleceksen eğer o kaleyi orada bulamayacaksın belki de” dedim ukala bir tavırla.
Çocuk hayat dersi niteliğinde bir cevap verdi:
“Yarın bu kaleden daha iyisini yapmak için geri geleceğim. Nasıl olsa yıkılmayacak mı?”








Hayattan almamız gereken dersi bu çocuğun nitelendirmesinde yakalamıştım. Halbuki birçoğumuzun hayatı iki uç noktada değil mi? Ya kalelerimiz var ve dalgalara karşı koymak için büyük bir savaş verip, o kalenin bir gün yok olacağını kabullenmiyoruz. Ya da nasılsa yapacağım kaleler yıkılacak diye kılımızı bile kıpırdatmıyoruz.

İyisi mi yerimizden kalkıp dünden daha iyi bir iş yapalım ve işin sonunun geleceğini de hiç unutmayalım.
Devamını Oku »

29 Ocak 2017 Pazar

Westworld teorileri

Westworld… 

Yıllarca konuşulacak bir senaryo. Anthony Hopkins ile Ed Harris gibi ustalarla müthiş oyunculuk içeren bir yapay zekâ dizisi. Gelecekte başka yapımlara da ilham kaynağı olacak bir yapım diyebiliriz. Konuyu bilmeyenler için çok kısa özetleyeceğim: Belirli bir bölgede vahşi batı kasabaları kurulmuş. Bu kasabaların yerlileri host (ev sahibi) olarak anılıyor ve hepsi android. Para basıp, bu dünyayı ziyarete gelen gerçek insanlar istediklerini yapabiliyorlar. Tecavüz, zina, şiddet, cinayet vs. serbest bırakılmış durumda. Gerçek insanlara karşı bir muamele olmadığı için de hiçbir şeyin hesabı sorulmuyor. Bu bölgeyi koordine eden geniş bir ekip var.



Dizi hakkında belki başka konulara ileride değineceğim ama önce devam teorilerini sıcağı sıcağına yazmak istedim. Tabii bu teorilerde kendi düşüncelerimin yanı sıra diğer yorumculardan etkilendiğimi inkâr edemem. Dizinin tamamını seyretmediyseniz, teorileri lütfen okumayın, ağır spoiler içeriyor!


SPOILER İÇERİR!!!

1-     “Aslında herkes robot” teorisi

Biliyorum bu iddia koskoca senaryoya göre biraz komik gelecek size. Bu aslında biraz da “yaşanan her şey rüyaymış.” klişesine bizi yaklaştırıyor ama bunu destekleyecek bazı argümanları öne süreceğim.



Robert Ford’un konumu

Öncelikle Ford’un konumu tartışmaya çok açık. Bu kişi Arnold ile birlikte parkı kurup geliştirdikten sonra Delos isminde bir şirkete mi satmış? Kendisi hala ortak mı? Şirketin atadığı yöneticiler falan gördüğümüze göre Ford, Beşiktaş’ta bir zamanlar onursal başkan olan Süleyman Seba gibi arka planda mıdır? İlk iki sorunun cevabını çok açık veremezsiniz ama son sorunun cevabı net bir şekilde “hayır” olsa gerek. Çünkü Ford her şeye burnunu sokuyor ve yönetim kuruluna ters hareketler yapıyor ve buna göz yumuluyor. O zaman “herkes robot” teorisine göre Ford neden başkan robot olmasın? Bunu destekleyen bir diğer olay da Ford’un Bernard’a;  “İnsan mühendisler çok duygusal koçum, o yüzden seni ürettim” demesi diyebiliriz. O zaman Ford amca, sen niye robot olmayasın? Diye soruyorum kendi kendime.


Denetimsizlik

Parkı koordine eden merkezdeki denetimsizlik, aslında kasıtlı olarak yönetimin yaptığı bir hareket olabilir mi? Mesela oduncu adamı araştırırken ortadan kaybolan Elsie’yi (Shannon Woodward) kimse arayıp sormadı. Theresa öldürüldü, yine soran eden yok. Bunlar sonuçta robot değil insan! Nerede bu devlet, nerede bu millet? O zaman geldik yine aynı noktaya. Misafirler dışında herkes robot ki, kimseyi önemsemiyorlar.



Ahlaksızlığa müsamaha

Parkta ahlaksızlığa müsamaha gösteriliyor. Hatırlarsanız oyun yazarı olan Lee Sizemore (Simon Quarterman) parkın 3 boyutlu haritası üzerine yukarıdan (affedersiniz) işemişti. Bunun gerçek hayattaki karşılığı müdürünüzün masasına (affedersiniz) işemektir. Karşılığı sadece işten uzaklaştırmak değil, sicilinizin karalanmasıdır. Gel gör ki adam güzel güzel işine devam ediyor. Olsa olsa robot yapabilir bunu, diğerleri de kızmaz. Robottur ne yapsa yeridir.



Maeve’nin kaçışındaki tutarsızlıklar

İlk başta birçok yorumda Maeve (Thandie Newton)’e yardım eden adamlar için ne kadar da saf oldukların bahsedildi. Bu tartışmanın dışında kalarak, bu ameliyathane odalarının neden kameralarla görüntülenmediğini kimse sorgulamadı. Üstelik bu kişiler çelişkili hareketler yaptıkları halde kimsenin dikkatini çekmiyor mu? Daha sonra Maeve’nin kaçışının da bir görev olduğunu öğrendik. Ama bu amaca bir şekilde hizmet eden ve sessiz kalan diğer çalışanların robot olma ihtimali de gözden kaçmamalı. Son kaçış sahnelerinde 100 kişinin 3 kişiyi durdur(a)maması da bunun en güzel kanıtı.



2- “Ne Ford öldü ne de Arnold” teorisi

Game of thrones severler, 6 sezondur Ned Stark ölmedi geri dönecek, kuş oldu aslında vs vs gibi komik teoriler ileri sürdüler. Şimdi biraz da onların yolundan yürüyelim. Öncelikle Ford yaş tahtaya basacak biri değil, olayı yöneten bir eski kurt. Yeni oyunun sunumunu yaparken, bu ölüm sahnesini pekâlâ planlayabilir. Kendi çocukluğunu dahi güzelce simüle ettiğini bizlere göstermişti. Son sahnede konuşmayı içerden bir yerden yaparak android Ford’u öldürtmüş olması beklenen bir şey olsa gerek.
Aslında buraya kadar tahmin etmesi zor bir gelecek değil. Ama bana sorarsanız, ikinci sezon Ford’un değil Arnold’un sezonu olacak. Çünkü Arnold hala hayatta olabilir. Belki de Ford’u hiç görmeyeceğiz ama yaşadığına dair işaretler alacağız. Nasıl mı? Tıpkı 1. Sezonda Arnold’un yaşadığına dair işaretler almamız gibi. Yorumculardan birisi bu durumu güzel bir şekilde tasvir etmiş: “Arnold ve Ford satranç oynuyorlar” diyor.


Kafayı kıran oduncu vakası

Dizinin ilk sezonunun son bölümü de dâhil aydınlatılmayan bir olay vardı hatırlarsanız. O da kendi kafasını parçalayan, sonradan Elsie’nin araştırmasında kolunda verici çıkan oduncu olayından bahsediyorum. Bu ikinci teoriye göre Arnold’un parkın bir yerinden içeri sızma çabaları olamaz mı? Açıkçası Theresa (Sidse Knutsen) isimli plaza kadını bu tarz hinlikler için çok basit kalır.
Ford’un bu gizemli olayların üzerinde çok durmaması, onun da Arnold’un bir yerde yaşadığını tahmin etmesi demek oluyor. Ayrıca Arnold’un Bernard (Jeffrey Wright) ve Dolores (Evan Rachel Wood)’in beyinlerine zaman zaman ulaşıyor olması da ihtimal dâhilinde. Belki bu sebeple Bernard Ford’u sorgulamaya çekmiş olabilir.




Ölüm şekli niye aynı?

Dizi boyunca fark ettiyseniz, Ford sürekli Arnold’un kötü yanlarını söylüyor, ciddi bir çekememezlik seziyoruz. Ford’a : “Ölünün arkasından kötü konuşulmaz” deseniz. Sanki ağzındaki baklayı çıkartacak ve “Arnold ölmedi ki” diyecek. Ford, Dolores’e kendini kafasının arkasından silahla vurdurtarak öldürttü. Bu tıpatıp Arnold’un yaptığı şeydi. Bu yüzden bu teoriye göre zaten Ford hayattaysa aynı oyunla Arnold da hayattadır şeklinde bir yere çıkabiliriz. Ford rekabet halinde olduğu Arnold’a nazire yaptı kısacası.
İkinci sezonda bu teori gerçek olursa Arnold’u ünlü oyunculardan birinin oynayacağını ve diziye en az Anthony Hopkins amca kadar renk katacağını varsayıyorum.




3-     Bilinç aktarma (Transcendense) teorisi

Ford ve Arnold’un sürekli bir rekabet halinde olduğunu önceki teoride dile getirmiştim. Aslında bu rekabet bir nevi bilinç aktarımı konusunda da olabilir. Transcendense filminde Will Caster (Johnny Depp) ölmeden önce tüm hafızası ve bilincini bilgisayara aktarmıştı. (Bu konuyla ilgili daha detaylı bilgi içeren yazım için tıklayınız) Tıpkı bu filmde olduğu gibi Arnold, Ford’un önüne geçerek kendisini bir androide aktarmış olabilir. Bunun Bernard olduğunu iddia etmeyeceğim, belki 3. bir android olabilir.


Ford’un gizli aile simülasyonu

Ford’un bildiğiniz üzere, gizli bir yerde kendi ailesini canlandırdığı bir ev vardı. Ayrıca merdiven altı imalat ile kendi cyborg larını üretiyordu. Park’ın bu kayıt dışı imalatında kendi orta yaşlı halini üretmiş olabilir. Şimdi tabii yaş kemale de ermiş durumda, ölüme yaklaşınca somut hayatını bir şov ile sona erdirip, zihnini aktarmış olabilir. Diğer taraftan Arnold belki de bunu çok daha önce yapmıştı.





Burada vermiş olduğum teorilerin tamamen dışında bir gelecek olabilir. Ya da çeşitli teorilerin karışımı bizi bekliyor olabilir. Fakat her ne olursa olsun, senaristler izleyicinin beynini yakmaya niyet etmişler.

En çok beğenilen yorumlardan biriyle yazıma son veriyorum. “Bu senaryoyu yazan robot mu?” J




Devamını Oku »

18 Ocak 2017 Çarşamba

Passengers-Uzay yolcuları


İnsanlık tarihinin her zaman en önemli soruları arasında, şu ikisi hiçbir zaman önemini kaybetmeyecek: “Yaşam için elverişli olan başka gezegenler var mı?”  “Eğer böyle gezegenler varsa oralara nasıl gidebiliriz?” Orada hayat var mı bilinmez ama en yakın yıldız sistemine ulaşabilmemiz için 40 trilyon kilometre kat etmemi lazım ve bugünün teknolojisi ile o sisteme ulaşmak 30 bin yıl sürüyor. Bu rakam tahmini insanlık tarihine yakın diyebiliriz.





Başka yıldızlara yolculuk

Nisan 2016’da Stephan Hawking yaptığı açıklamada başka yıldız sistemlerine gitmemiz gerekiyor ve buna küçük (çip boyutunda) uzay gemileri yaparak başlayabiliriz dedi. Lazer teknolojisi ve yelkenli minyatür bir gemi sayesinde ışık hızının yüzde 20’sine ulaşmak mümkün ve bu durumda en yakın yıldız sistemine 20 yıl içinde varılabiliyor. Tabii şu anda hayali görünen bu çalışma için teknolojik olarak ciddi bir seviye atlamak gerekli.

Gerçek hayatta uzay yolculuğunun henüz başlangıç aşamasındayız. Ancak Passengers filminde ışık hızının yarısına ulaşabilecek kadar hızlı giden devasa büyük bir uzay gemisine sahibiz. İnsan ömrü bu yolculuğa yetmeyeceği için (120 yıl kadar) dondurulmuş vaziyette yolculuk yapılabiliyor. 5000 yolcu ve mürettebat uykudalar, uzay gemisi kendi rotasında gidiyor.





90 yıl yalnız kalmak mı?

(Yazının devamı spoiler içerir)

Beklenmedik bir şey oluyor, Jim Preston (Chris Pratt) isimli bir yolcu erken uyanıyor ve geminin içinde kimse yokken tek başına yaşamaya başlıyor. Marslı filmindeki gibi yiyecek, içecek derdi yok. Yeni Hayat filminde adada yalnız kalan adam gibi bir adaptasyon derdi de yok. Fakat yalnızlık canına tak etmiştir artık. Çünkü yalnızca yalnızlık hissi bile insanı zayıflatan güçsüz hissettiren bir durum ve hatta içine düşülen ümitsizlik intihara kadar sürükleyebilir. 

Jim uyuyan yolculardan Aurora Lane (Jennifer Lawrence)’ın hayatını araştırır ve O’na âşık olur, sonunda O’nu uyandırmaya karar verir. İşlerin sarpa sarmaya başladığı, uzay gemisindeki arızalar zinciri filmin bütünü içinde küçük bir yer kaplasa da sürükleyici diyebiliriz. Keşke mürettebattan uyanan tek adam olan Laurence Fishburne (Gus Mancuso)’nun rolü daha uzun olsaydı.




Filmde cevapsız sorular

Filmin en kötü yanlarından birisi, fazla olay olmaması ve vardığı yerin çok da şaşırtmaması diyebilirim. Ancak bu ve benzeri eleştirilerin dışında beni en çok rahatsız eden yanı cevapsız sorular bırakması oldu. Anladığım kadarıyla yapay zekâ belli kararları uygulayacak kadar gelişmemiş, o halde 5000 kişilik devasa bir gemi herkes uyurken neye güvenerek yol alıyor? Gemi neredeyse patlayacak kadar arızalandığı halde, neden yapay zekâ bu acil durumda kaptanları uyandırmıyor?



Oyunculukların senaryodan daha ön plana çıktığı (Özellikle Michael Sheen- Arthur isimli bir android) bu filmde anlatılmak istenen konu daha geniş bir şekilde işlenebilirmiş. Yine de psikoloji, gerilim ve bilim kurguyu harmanladığı için görülmeye değer bir film. İnsanoğlunun uzaydaki keşifleri arttıkça ve belki uzaklara yolculuk yapma fikri gerçekleşmeye başladıkça uzay yolculuğuna bağlı kim bilir kaç senaryo daha yazılacak.
Devamını Oku »

7 Ocak 2017 Cumartesi

Dağ-2 ve Fury karşılaştırması

Dağ-2 ve Fury filmleri arasındaki farklar
“Spoiler içermektedir.”


Bu yazımda Türklere ait tartışmasız en iyi savaş filmlerinden biri olan Dağ-2 ve yine şimdiye kadar izlemiş olduğum dünya sinemasında en iyi savaş filmleri arasında olan Fury arasındaki farklardan bahsedeceğim. Amacım Dağ-2 filmini sadece iki yönden eleştirmek, bunların dışında oldukça güzel bir kurguya sahip. Murat Serezli (Veysel) bu filmde gerçekten ustalaştığı için başta olmak üzere, Ufuk Bayraktar (Bekir), Çağlar Ertuğrul (Oğuz) ve diğer tüm oyuncular oldukça başarılı. İyi yolda ilerlediğimiz kesin.

Ancak bizim filmlerimiz neden bir seviye altta kalıyor, değerlendirmek istediğim konu bu. Hani her zamanki klişe savunmamız olan “biz de o kadar para yok” penceresinden değerlendirmeyeceğim.




Diyalog ve yan hikâyeler

Diyaloglar, senaryoyu tek düze yazılardan çıkarıp, bizi olayların içine sokabilecek en önemli silahtır. Türk filmi olduğu için Dağ-2 filmini koruyup kollamadan itiraf etmeliyim ki, diyalogların büyük kısmı çok suni geliyor izleyiciye. Yan hikâyeler Flashback (geçmiş hikâye) ile desteklenmiş olsa bile çok güçlü gelmedi bana. İki gencin gerçek hayatlarında yaşadıkları izleyiciye çok şey katmıyor. (Askeriyede geçtikleri zor sınavlar hariç)







Bir de Fury filmine göz atalım:

Orduya yeni katılan ve beklenmedik şekilde tank ekiplerinden birine katılan Norman (Logan Lerman)’in yaşadığı travma, sanırım daha iyi tasvir edilemezdi. Biz aslında bir savaş filmi seyrederken aynı zamanda “hümanist” olan bir gencin zorunlu değişimini de izliyorduk.

-Bekle de gör.
-Neyi göreyim?
-Bir insanın başka bir insana neler yapabileceğini.

Birisi sizden savaşı özetlemenizi istese herhalde Norman ve Bible arasındaki konuşmadan daha kısa özetleyemezdiniz.

Din ve film işlerini ayırmak

Bir diğer konu ise bizim “Belli kesimler ne der?” ilkesiyle hareket ederek gerçeklerden sapma yapmamız. Terör olaylarının yoğun olduğu bir dönemde Doğu’da askerlik yapan biri olarak, ölüme koşan askerlerimizin dinden çok uzak olmadıklarını gördüm. Hâlbuki filmde şehadetten, dinden bahsedilmiyor. Özellikle köyün basılmasına ramak kala yaptıkları konuşmada hepsi ilk yaşadıkları ilişkilerden bahsediyorlar. Böyle bir durumda olan kişi bir daha göremeyeceği kişileri, en başta ailesini düşünür ve hangi inancı varsa ona göre dua eder.




Fury filminin sonuna doğru Don (Brad Pitt) ve ekibi bozulan tanklarını bırakıp kaçmak yerine, içinde kalıp savaşmayı seçerler. Tıpkı Dağ-2 filmin deki Türkiye’ye dönmek yerine oradaki köyü savunmak için kalan tim gibi.


Almanların bozulan tanka doğru yaklaştığını bilen Don ve arkadaşları son anlarını içki içerek geçirmeye başlar. Kendi inanışlarına göre, görevlerine anlam katmak ve motive olmak için İncil’den ayetler söylemeye başlarlar. Bible (Shia LaBeouf):  (”Zaman zaman düşündüğüm, İncil’den bir ayet vardır. Çoğu zaman düşünürüm gerçi. Sonra rabbin sesini işittim. “Kimi göndereyim? Bizim için kim gidecek diyordu. Ben de dedim ki; ben, beni gönder.”  Sonlara doğru Don vurulduktan sonra şu şekilde başlayan İncil ayetlerini söylemeye başlar: “ Dünyayı sevenin Tanrı’ya sevgisi yoktur….”





Tarafsız olarak baktığınız zaman hangisinin gerçeğe daha yakın olduğunu yorumlamak size kalmış. Umarım gelecekte biz de Dağ2 gibi güzel yapımlarımızı, gerçeğe daha yakın diyaloglarla destekleyebiliriz. 
Devamını Oku »

2 Ocak 2017 Pazartesi

Assassin’s Creed



Assassin’s Creed

Hikaye 1090’lı yıllarda başlıyor aslında. Assasins yani haşhaşilerin hikâyesi Hasan Sabbah ve adamlarıyla başlar.  Hasan Sabbah uzun süre Orta Doğu’da dolaştıktan sonra, kendisine mürit olan bir ekiple birlikte Alamut kalesini ele geçirir. Büyük Selçuklu Devleti’nin başına bela olan suikastçılar işte bu kalede yetişmiştir. Tarihteki en gözü kara suikast birliği olan bu topluluk, Assasin’s Creed’in hikayesine ilham kaynağı olmuştur. Araştırmalara göre suikastçıların tapınakçılarla süregelen bir savaşı yoktur. Ancak senaryoya göre birazdan bahsedeceğim Özgür İrade Elma’sı grupları karşı karşıya getirmiştir. 




Oyuncu kadrosu mükemmel

Meşhur oyunun beyazperdeye uyarlamasında çok iyi oyuncular yer alıyor: Michael Fassbender, Oscar ödüllü Marion Cotillard ve Jeremy Irons. Zaten karmaşık senaryoya rağmen bu isimler sayesinde ayakta kalmayı başarıyor film. Macera, idam edilmek üzere olan bir mahkûm olan Callum Lynch (Michael Fassbender)’i, Abstergo Endüstri isimli bir şirketin kaçırmasıyla başlar. Tapınakçılar arasında önemli bir isim olan Alan Rikkin (Jeremy Irons) ve kızı hesapta insanlığın şiddete yönelik genetik kodlarının çözülmesini sağlayacak olan Özgür İrade Elma’sını aramaktadır ve bunun için Animus isimli bir makine kullanmaktadırlar.




Animus- Atalarının hatıraları

Animus başlı başına film yapılabilecek bir makine gibi görünüyor, ancak filmde onun üzerinde fazla durulmaması senaryoyu zayıflatıyor. Callum makineye bağlandığında geçmişte yaşamış olan atası Augilar’ın hatıralarını yaşamaya başlıyor. Mesela buradaki en bariz soru şu; Lynch hangi seneye nasıl gönderiliyor? Eğer rastgele gönderiliyor ise amaca nasıl ulaşılabilir?

(Spoiler) Suikastçılar nasıl organize oluyor?

Animus’la en iyi uyum sağlayanlardan biri olan Lynch, sadece Augilar’in hatırlarını yaşayıp Özgür İrade Elma’sının en son nereye ulaşacağını gördükten sonra, Lynch günümüze döner ve tapınakçıların topladığı mahkûmlarla yeni bir organizasyon kurar.  Suikastçıların yüzlerce yıl sonra nasıl organize olduklarının ise mantıklı bir açıklaması yok gibi görünüyor.



Filmin sonunda her iki taraf da kötüleri temsil ettiği için her halükarda kötüler kazanıyor diyebiliriz. Film seyreden kişi elbette ki kendini sınır tanımayan suikastçıların tarafında hissedecektir. Ancak şunu unutmamalı ki suikastçılar geçmiş zamanın teröristleridir. En az tapınakçılar kadar kötüdürler. “Işığa hizmet için karanlıkta savaşırız” diyen Assasins, ahlaki ve toplumsal değerleri yok sayarlar. Bu yüzden övmeyin, övdürmeyin.


“Nulla é reale, tutto é lecito”

“Hiçbir şey doğru değil, Her şey mübah” 
Devamını Oku »

30 Aralık 2016 Cuma

ARRIVAL (VARIŞ)



Uzaylıların dünyayı ilk ziyaretini konu alan filmleri bilirsiniz. Birçok türleri vardır, uzaylı tasvirleri ve onların karakterleri senarist ve yönetmenlerin zihinlerinde yoğrulur ve karşımıza gelir. Uzaylılar bu senaryoda dünyaya neden geldiler? Açıkçası filmin etrafında ördüğü konulardan birisi de aslında tam olarak bu. İnsanların amacı “Kurtuluş Günü”’ndeki gibi onları nasıl alt ederiz? değil, “Düş Kapanı” filmindeki entrikalı uzaylılar gibi olacaklarını da düşünmeyin. Uzaylıların dost göründüğü filmlerden bir tanesi diyebiliriz. Ancak onlar hakkında daha fazla bilgi vermesek daha iyi.


Senaryonun başı her ne kadar klasik uzaylıların gelişine benzese de, devamı aynı diyemeyiz. Uzaylıların gemisi bu kez havada duran kocaman bir yarım yumurtayı andırıyor. Dünyanın farklı farklı bölgelerine 12 adet Ufo iniyor ve macera başlıyor. Doktor Louise Banks (Amy Adams) ile bilimci Ian Donnely (Jeremy Renner) Amerika’da bu uzaylılarla iletişim kurmak ve onları anlamak için seçilmiş kişiler. Louise Banks o kadar iyi bir dil bilimci ki neredeyse tüm dillerin matematiğini çözüp öğrenebiliyor. Uzaylılar konuşamıyor olsa da bir şekilde mürekkep sembollerle kendilerini ifade ediyorlar.




İnsanların gerçekliği algılayışı, dil sayesinde olur. Dil, kişinin iç dünyası, çevresi ve dış dünyası üçgeninde iletişim kurduğu bir aygıttır. Leibniz’e göre dil, zihni anlatma aracı olmasının yanı sıra zihni yoğuran bir şey olduğu görüşündedir. Ömer Naci Soykan’a göre “Ancak yüksek olgunluğa erişen dillerde gerçek bir düşünce etkinliği meydana gelebilir” Dolayısıyla filmde Doktor Banks uzaylıların dilini öğreniyor ve bu dile hâkim oldukça hayatında çok önemli değişiklikler yaşamaya başlıyor.





(Bu yazı buradan sonra spoiler içeriyor, seyretmeyenler okumasın lütfen)
O kadar mükemmel bir dil düşünün ki siz o dildeki kelimeleri ve cümleleri düşündükçe olaylara bakış açınız bir bütün halini alıyor. Uzaylıların Dr. Banks’a kazandırdığı yetenek belki bir felaketi önlemesine sebep olacaktır. Çünkü Dr. Banks geleceği görmeye başlıyor. Kısıtlı bir şekilde de olsa gelecekte değişiklikler yapabiliyor.
Filmde uzaylıların niye geldiği sorusu muamma olmakla birlikte, bununla ilgili de bazı teoriler var; mürekkep balığı görünümlü bu dost uzaylılar bize daha sonra kullanacağımız bir dil, ve barışın ne kadar önemli olduğunu vurgulamaya gelmişler. Ancak tabii senaryonun en açık noktası da bu; bize barışı öğretmek için bu kadar uzak yollardan niye gelsinler?  
Filmin baş rolündeki Dr. Banks’ın geleceği gördüğü halde, hayatıyla ilgili aldığı bazı kararlar ise toplumsal açıdan tartışmaya açık. Ya siz olsaydınız ne yapardınız? Diye sormadan edemiyor insan.
(Bu yazı buradan öncesi spoiler içeriyor, seyretmeyenler okumasın lütfen)



Filmin eksi yönlerinden en önemlisi uzaylılarla görüşme süreçlerinin tekrarlar şeklinde olması ve aksiyon bekleyen izleyiciye tam olarak hitap edememesi. Beklentinizi eğer aksiyon değil, felsefi yönde oluştura-bilirseniz bu filmi beğeneceksiniz. Şimdiden kendi alanında bir başyapıt olmaya aday bir film.
Devamını Oku »

27 Aralık 2016 Salı

Prenses Leia hayata veda etti

60 yaşındaki ABD'li oyuncu Carrie Fisher'i Star Wars serilerinde Prenses Leia olarak tanıdık.

Geçen hafta uçak yolculuğu sırasında kalp krizi geçiren Fisher, uçak Los Angeles'a iner inmez ambulansla hastaneye kaldırılmış ve durumunun kritik olduğu bildirilmişti. ünlü oyuncunun uçakta 10 dakika boyunca nefes alamadığı belirtilmişti. 





Kariyerinde ilk filmi Shampoo'dan sonra, 1977 yılında George Lucas'ın  efsane bilim-kurgu serisi Star Wars'ın orijinal üçlemesi A New Hope, The Empire Strikes Back ve Return of the Jedi'da ve The Force Awakens'da Prenses Leia Organa|General Leia Organa karakterini canlandırarak tanınmasını sağlayan en büyük rolünü üstlendi. 




Carrie Fisher 27.12.2016 tarihinde geçirdiği kalp krizi sonrası aramızdan ayrıldı.

Filmleri:


Shampoo (1975)
Star Wars Episode IV: A New Hope (1977)
The Star Wars Holiday Special (1978)
Mr. Mike's Mondo Video (1979)
Star Wars Episode V: The Empire Strikes Back (1980)
The Blues Brothers (1980)
Under the Rainbow (1981)
Star Wars Episode VI: Return of the Jedi (1983)
Garbo Talks (1984)
The Man with One Red Shoe (1985)
Hannah and Her Sisters (1986)
Hollywood Vice Squad (1986)
The Time Guardian (1987)
Amazon Women on the Moon (1987)
Appointment with Death (1988)
She's Back (1989)
The 'Burbs (1989)
Loverboy (1989)
When Harry Met Sally... (1989)
Sweet Revenge (1990)
Sibling Rivalry (1990)
Drop Dead Fred (1991)
Soapdish (1991)
Hook (1991)
This Is My Life (1992)
Austin Powers: International Man of Mystery (1997)
Return of the Ewok (1999) (short subject) (filmed in 1983)
Scream 3 (2000)
Lisa Picard Is Famous (2000) (Cameo)
Heartbreakers (2001)
Jay and Silent Bob Strike Back (2001)
A Midsummer Night's Rave (2002)
Charlie's Angels: Full Throttle (2003)
Wonderland (2003)
Stateside (2004)
The Aristocrats (2005) (documentary)
Undiscovered (2005)
Smallville (2005) (TV Show)
Romancing the Bride (2005) (TV Movie) Oxygen
Cougar Club (2006)
Dreams on Spec (2007) (documentary)
On the Lot (2007) (TV Show)
Weeds (2007) (TV Show) (episode "The Brick Dance")
30 Rock (2007) (TV Show) (episode "Rosemary's Baby")
Suffering Man's Charity (2007)
The Women (2008)
"Star Wars Episode VII: The Force Awakens" (Film) (2015)
Devamını Oku »

25 Aralık 2016 Pazar

Yaş otuz beş, yolun neresi eder?

Cahit Sıtkı Tarancı’nın meşhur şiirini bilirsiniz.

“Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder. Dante gibi ortasındayız ömrün…”

Çocukken, şiirin içindeki “Dante (Alighieri)” isimli Rönesanscı yazarı bilmediğim için onu “dantel” diye anlayıp, demek ki hayat bir dantel bu adam da onun ortalarında bir yerdeyim demek istiyor diye düşünüyordum. İşin aslı İlahi Komedya yazarı Dante, eserinin ilk bölümlerinde 35 yaşında başladığı hayalî yolculuktan bahseder, Cahit Sıtkı da ona atıfta bulunmuş. 35 yaş şiiriyle ilgili halk arasında dolaşan diğer bir yorum ise Cahit Sıtkı’nın 35’e yolun yarısı dediği halde, 46’sında hayata veda etmesidir. Aslında şiirin son mısralarında kaç yaşında öleceğimizin belli olmadığını söyler, ama bunu görebilmek için şiiri sona kadar okumalısınız. Şair yolun ortası der ama sonunu anlatır.



Son 10 yıl ışık hızında mı geçti?

Yaşınız 35 ise son 10 yılda başınıza ne gelirse gelmiş olsun çok hızlı geçmiş olduğunu düşünüyor olmalısınız. Çocukluğunuzdan ve gençlik dönemlerinden uzaklaşmaya başladıkça hayatınıza biraz sakince bakıp düşünmeye başlarsınız. Aslında isyan etme döneminiz sona ermiştir, yavaş yavaş rüzgâra kızmak yerine yelkenleri nasıl açacağınız konusunda düşünmeye başlarsınız. Düşünce dünyanızın zenginleşmeye başladığı bir dönemdir ve ne yaparsanız yapın, eskisinden daha iyi yapmak istersiniz.


Geç fark ettiklerimiz

Cahit Sıtkı şiirinde her şeyi geç fark ettiğinden bahseder. Belki hayatımızda aralıklı olarak devam eden, pişman olma süreçleri otuz beşinci yaşınızda artık kapınızı çalacak kadar büyür. Yapmanız gereken şey ondan saklanmak yerine son kez misafir etmek. Üzülmek için artık daha fazla vakit harcamamıza gerek yok çünkü. Bu yaşımıza kadar geldiğimiz yeri hazmedebildik mi? Geriye dönüp çıktığımız basamakları saymak, ne olursa olsun geldiğimiz yeri hazmetmek demektir. Hem maddi hem de manevi olarak asansörlere güvenmememiz lazım. Ahmet Haşim’in dediği gibi merdivenlerden ağır ağır çıkmak daha iyi bir tercihtir.




Cahit Sıtkı gibi karamsar olmayın


İnsan hayatını planlarken, düşüncesinin merkezine ne ölümü koymalı, ne de bitmeyecek bir dünya hayatını. Cahit Sıtkı belli ki başına gelen her şeyi, karanlığa yolculukta birer sembol yapmış. Otuz beş yaş farkındalık için iyi bir durak, ama o duraktan geçen ilk otobüsle hayallerinize doğru yola çıkın ve Cahit Sıtkı’yı güzel eseriyle orada yalnız bırakın. 
Devamını Oku »

20 Aralık 2016 Salı

John Wick 2 geliyor

Namı- diğer Neo (Keanu Reeves), akıllara pervasız eski mafya elemanını canlandıran John Wick rolüyle kazınmıştı. Şimdi John Wick-2 ile geri dönmeye hazırlanıyor. İlk filminde kendisini eski karanlık işlere döndürmek için uğraşan kişileri yok etmeye adamış olan bir adam olarak tanımıştık. Şimdi John Wick'i yeni maceralar bekliyor. İlk filminde "Adamın ne değerli arabası varmış yahu" dedirten olaylar zincirine tanık olmuştuk.




Filmin ikinci serisinde Wick'in iddialı bir parolası var : "Hepsini öldüreceğim!" 
Filmin kadrosu kuvvetli Bridget Moynahan, Ian McShane ve John Leguizamo gibi isimler var. Fakat
burada en önemli isimli Laurence Fishburne olacak gibi duruyor. Neo'nun ustası Morpheus'la dev buluşmasına şahitlik edeceğiz.

Lionsgate'in yayınlayacağı orijinal ismiyle “John Wick: Chapter 2” 10.02.2017'de vizyona girecek.


Devamını Oku »

18 Aralık 2016 Pazar

Nuri Alço

Nuri Alço (Milenyum Tecavüzcüsü)

Nuri Alço, yıllar önce başvurduğu Yeşilçam sinema sektöründe, yakışıklı boylu poslu olduğu için bir jön olur düşüncesiyle yapımcıların aklını çelmişti. Gel zaman git zaman Yeşilçam’da belli bir koltuk sahibi olmaya başlayan Nuri ağabey, önemli roller değilse de beşinci, altıncı önemli adam olmuş, sesini de pek çıkarmamıştır.

Bir gün bir film çekiminde ne olduysa yönetmenle arasına kara kedi girmişti. İşte o anlarda kenardan yönetmene pis pis bakarken O’nu başka bir yapımcı keşfetti. Bembeyaz takım elbisesinin içinde, elindeki kadehe girmek için can atan pos bıyıkları, parıltılı gömleğinden beklenmedik şekilde yükselen sarı göğüs kıllarının arasındaki uyumlu altın kolyesiyle bir milenyum tecavüzcüsü gördü. Tamam dedi yapımcı, ben bir tecavüzcü çıkaracağım ama tecavüz bir amaç olmayacak, araç olacak hatta ve hatta sanat olacak! 



Coşkun’un binlerce kez upgrade olmuş sürümüydü bu. “Hiçbir antibiyotiğin deva olamayacağı bir tür bakteri yapacağım seni” dedi kendi kendine. Coşkun gripse sen veremsin. Coşkun iyi huylu tümör sen kötü huylusun. Hayır, hayır karşılaştırma yapmam bile sana saygısızlık…. Yapımcı bu düşüncelerin girdabında boğuldu, heveslendi.

Sonunda keşfedilmiş ve o enteresan filmleri birer birer çekmeye başlamışlardı. Nuri ağabey, filmlerinde çetenin hep zirvesinde yer aldı. Çetenin beyni oldu, kalbi oldu. Arkadaş sayısı azdı ama adına çalışanlar bir ordu kadar büyüdü. Yeri geldi mayoz bölündü, yeri geldi mitoz bölündü. Tecavüz etmek, sadece onun yeni eleman kazanma ritüeliydi. İşe alınmanın bir göstergesiydi. Akıllı adam olduğu için Coşkun ve bilumum tecavüzcüler gibi avına direk saldırarak efor sarf etmedi, hapı keşfetti. Yapımcının da dediği gibi o bir milenyum tecavüzcüsüydü.




Birçok filminde karşısındaki iyi adam değişmesine rağmen, Nuri ağabey hep aynı organizasyonlarla karşımıza çıktı. Temiz iş çıkartan bir mafya adamı olduğu için, gerçekte böyle bir karakter varmış ta çeşitli filmlere konuk ediyorlar gibi gelirdi bize. Teknoloji adamıydı. Her zaman tehdit için kayıt aldığı VHS kasetleri arşivinde saklardı. Günümüzde çalışsaydı, elbette youtube, facebook vs. birçok yeni argümanı da rahatça literatürüne katardı.



Halkımız normalde bu tarz içten pazarlıklı ve sinsi insanları sevmemesine rağmen, Nuri Ağabey’i kendinden saydı. Kendi içinde tutarlı, organizasyonunu ayakta tutmak için kötü işleri mubah saymış bu insana saygı duydu. Nuri Alço operasyon müziği ile daha da sevildi ve hatta bu müzikten Nuri Alço kornası icat edildi. Nuri Alço gazoz markası dahi çıkartılmak istendi. Dahası “Naro” isminde bir örgüt çıkartıp, duvarlarda Nuri Alço bünyesinden mesajlar verdi.




Nuri ağabey, beklendiği gibi Naro gibi örgütleri savcılığa verdi, çünkü gerçek hayatta apolitik ve sade yaşamayı sever. Bize, dünya sinemasında Marlon Brando’dan (Godfather) sonra ikinci sırada gelebilecek nevi şahsına münhasır, medeni kötü adam Nuri Alço’ya saygılarımızı iletmek düşer…


İyi ki varsın Nuri Ağabey.




Devamını Oku »