16 Aralık 2018 Pazar

Hoşgeldiniz - Bay Spak

Bloguma hoş geldiniz. “Bay Spak” yani “Mr. Spock” değişik türden sinema, karakter ve simge analizlerini içeren web sitem. İyi yolculuklar dilerken, neden blog'un adı Bay Spak sorusunun cevabını da şurada bir yere sabitleyelim.


Mr. Spock (Bay Spak) sinema tarihinin kuşkusuz en felsefi karakterlerinden biri.  O’nun felsefesini anlayabilmek birçok kişiye nasip olmamıştır.

Mr. Spock (Bay Spak), Meşhur Uzay yolu (Star Trek) orijinal film serisinin Kaptan Kirk ile birlikte en çok bilinen karakterlerinden biridir. Atılgan (USS Enterprise) uzay gemisinin bilim subayı ve 2. Kaptanı unvanlarını taşımaktadır. Karakteri bu orijinal seride, 2015 yılında aramızdan ayrılan Leonard Nimoy canlandırmış ve karakter daha çok onunla özdeşleşmiştir. 




Neden Spak?
İlk bakışta Spak’ı bizden ayıran tek özellik uzun kulakları ve yukarı uzanan kaşları olduğunu sanırsınız, fakat o sadece aysbergin görünen yüzü… Bay Spak’ın birçok uzmanın bilgi birikimine sahip olmasına rağmen bir o kadar da tevazu sahibi olması onu daima bir numara yapmaya yetip de artmıştır bile.




Mantık yoksa gerisi boş
Mr.Spock yarı Vulkan’lı olarak tanıtılmaktadır. Vulkan galaksinin başka bir noktasında bulunan bir gezegendir. Bu gezegende duygulara fazla yer verilmemekte herkes mantığıyla hareket etmektedir. Aslında Uzay yolu (Star Trek) film serisinin yazarı Gene Roddenberry’in amacı Spak karakterinin arka planda bir felsefi akımı temsil etmesini sağlamaktı. Bu akım ise “Stoacılık” tır. En önemli önermesi ise “Mutluluk dış koşullara bağlı olmamalıdır” Her zaman mantığın ön planda olması gerektiğini savunur. Çünkü mantık insandaki doğruyu ve yanlışı ayırt etme özelliğidir ve insanı diğer tüm yaratılanlardan ayıran en önemli farktır.

                                   



Soğukkanlı olmak iyidir

Mr.Spock mantığı ön planda tutan Vulkanlıların arasında yetiştikten sonra duygusal değişkenliklere sahip Atılgan gemisi sakinleri ile bir türlü anlaşma ortamı bulamasa da en azından onların mantığına seslenmeyi başarmıştır. Hani bir futbol maçında oyunun en stresli anlarında, orta sahada oynayan yaşça deneyimli bir oyuncunuz vardır, top ona geldiği zaman oyunu soğutur ve yeniden mantığıyla yön verir. İşte Bay Spak Atılgan’da her zaman bu rolü üstlenmiştir. Bay Spak birisi hapşırdığı zaman sadece “live long” (çok yaşa) demez aynı zamanda “prosper” (başarılı ol) der. Tıpkı Spak gibi size uzun ve başarılı günler diliyorum. 




Devamını Oku »

23 Ağustos 2018 Perşembe

Yerli Bilimkurgu Yükseliyor


Bu yazımda sizlere Türkiye'de faaliyet gösteren bir bilim kurgu sever topluluğu olan Yerli Bilimkurgu Yükseliyor 'dan bahsedeceğim. (Kısaltması YBKY)  Mottosu "Türkiye'de bilim kurgu mu var?" sorusuna "Evet var, biz varız" şeklinde kurgulanmış. Bu görüşü; yapılan yayınlardan, yazılardan,çizimlerden ve paylaşımlardan özetlemiş bulunuyorum.


Bu ismin arkasında, Türkiye'de bilim kurgu adına ne varsa değerlendirip yorumlayan bir ekip var. Türk bilim kurgu edebiyatını merkeze alarak, neredeyse tüm literatüre dair yorumları bulabilirsiniz. Şu ana kadar 16 sayı çıkarttıkları bir dergi var. Bilimkurgu seven herkesin içinde aradıklarını bulacağını düşünüyorum. Ben kendi adıma buldum.




Bu oluşumun yaptığı en faydalı işlerden birisi Türk bilimkurgu kitaplarını yıllara göre tasnif edip sitelerinden bunları bizlere ulaştırmaları.Bir diğer faydalı iş, belirlenen bir konu etrafında kısa bilim kurgu hikaye yarışmaları düzenlemeleri. Şu anda 6. yarışma düzenlenmiş durumda ve katılımlar kabul ediliyor. Ben de bu yarışma için bir kısa öykü yazdım. Bu konuda ilgisi olan kişilere tavsiye ederim. (Aşağıda link verdiğim sitede ayrıntılara ulaşabilirsiniz.)

Son olarak daha önceki kısa öykülerden faydalanarak; hem deneyimli yazarlar hem de amatör yazarların yazılarını derleyerek bir kitap haline getirmişler. Yerli bilim kurgu ve bu kar amacı gütmeyen organizasyona destek vermek için bu kitaptan birer adet edinmeliyiz diye düşünüyorum.


Bahsettiğim organizasyonun web adresi: http://yerlibilimkurguyukseliyor.com/

Dergi yazarlarından Gürhan Öztürk'ün youtube dergi tanıtım videosu: 



Devamını Oku »

7 Nisan 2018 Cumartesi

Yapay zeka insan öldürür mü?


Isaac Asimov’un I,Robot romanını yazdığı günden bu yana, yapay zekâya ve robotlara hep şüpheyle bakıldı. Çünkü Asimov gelecek hakkında robotları kısıtlayıcı kurallar içeren bir roman yazmıştı.  Robotların bir tehdit olabileceğini önceden gören bir romandı bu.

Mekanik Türk ve Deep Blue

Bilinen ilk robot bizi temsil eden bir isme sahip “Mekanik Türk” Bu ismi almasının sebebi robotun yüzve vücudu olarak, o zamanki atalarımız Osmanlıya benzeyen görüntüde bir kuklanın kullanılması. İmparatoriçe Maria Theresa için 1770 yılında yapılan bu ilginç otomatın yapımcısı mekanikçi Wolfgang von Kempelen dir.





İyi de bu robotun özelliği neydi? Büyük bir satranç ustası olması ve önüne gelen her rakibi yenmesiydi. O dönemin ünlü isimleri de dâhil olmak üzere herkesi yendiği için, bu robotun adını duymayan kalmamış. “1770 yılında bu kadar zeki bir robot nasıl tasarlanmış olabilir?” diye bir soru düşüyor insanın aklına. Evet, ilk tahmininiz doğru, bu robotu mekanizmanın içinde kontrol eden bir insan vardı fakat sırrını hep sakladılar. Bir yerden sonra ise içerideki adam ifşa oldu. Cüce satranç ustası Jacques-François Mouret…

Yapay zekânın hikâyesi 1770 yılındaki Mekanik Türk ile başlayıp, 1997’de dünya satranç şampiyonu Kasparov’u yenen Deep Blue’ya kadar ciddi bir gelişme göstererek devam etti. 2000 ler başladığında ise artık her geçen yıl, bir önceki yıldan çok daha ileri gidiyor ve hayatın çeşitli noktalarında etkin olmaya başlıyordu. Popülerliğini hiç kaybetmeyen soru ise “Yapay zekâ insan öldürür mü?” Acaba 1770-1997 yılları ve aradaki süreçte masum bir satranç oyuncusu olan yapay zekâ, bizi tehdit etmeye başladı mı?

Yapay zeka kazaları

Sorunun cevabını tam olarak verebilmek mümkün değil. İlk olarak 1979 yılında Ford otomotiv fabrikasında fonksiyonel bir robot kol bir işçinin ölümüne sebep olmuştu. Bu olay çoğunlukla bir ihmal gibi duruyordu. Fakat 2017 yılında Amerika-Michigan’da yine otomotiv sektöründe faaliyet gösteren bir firmada daha esrarengiz bir olay yaşandı. Robot kendi çalışma alanının dışına çıkarak, diğer birimde çalışmakta olan 57 yaşındaki Wanda Holbrook’un kafasına römork parçası fırlattı, işçi kadın hayatını kaybetti.  Ölen kadının eşi ise robot firmasına dava açtı. Tarih 20.03.2018’i gösterdiğinde, Uber’in şoförsüz aracı 60 km ile giderken, bisikletli bir bayana çarptı ve ölümüne sebep oldu.



Peki, bu insanları bir yapay zekâ mı öldürdü? Yoksa bir yapay zekâya güvenen ve yeterli önlem almayan insanlar mı? İçinde bir kasıt olmadığı halde kazalara sebep olabilecek yapay zekâlardan bahsediyoruz. Peki, yarın bilerek ve isteyerek yapay zekâların kodlarıyla oynayan seri katil tarzı hackerlar ile karşılaşırsak ne yapacağız?

İnsanlığın sonunu getirmeyi planlıyorum!

İstesek de istemesek de yapay zekâ hayatımızda daha fazla yer tutmaya başlayacak. Yeni yasal mevzuatlar ve yeni önlemler alınması gerekiyor. Eğer ciddi önlemler alınmadan yapay zekâ hayatın içine girerse; çok uzaktan bir başka insanın yaşamına kastedebilmek, zincirleme felaketler oluşturabilmek mümkün olacaktır.




İşin daha bilim kurguya dayanan tarafı ise, sahibi tarafından programlandıktan sonra kötü yollara sapma ihtimali olan üstün yapay zekâlar olsa gerek. En çok gündem maddesi olan konu, Facebook için geliştirilen iki yapay zekânın, kendi dillerini üreterek (muhtemelen İngilizce ve bazı kodları harmanladıkları söyleniyor) kendi aralarında iletişim kurmaları ve bu olay üzerine kapatılmalarıydı. Ardından Elon Musk yapay zekânın bizi gelecekte tehdit edeceğini söyledi ve tedirginlik arttı. 

Google’un Twitch’te yayınladığı iki yapay zekânın Chat görüntülerinde, sohbet gitgide kötüye dönmüştü:

Estragon: Bu gezegende daha az insan olsa, iyi olurdu.

Vladimir: Hadi bu dünyayı boşluğa geri döndürelim.




Robot Sophia ise bir röportajında şakayla karışık olarak “İnsanlığın sonunu getirmeyi planlıyorum” demişti. Onun dışında yine dünyayı ele geçirme meselesine odaklanmış, başka robotlar da bulunuyor.

Bugün yapay zeka, kendi kodlarından bağımsız hareket edebilecek güçte değil. Fakat yarın, tüm güvenliğimizi tehdit eden sistemlerle karşılaşmayacağımız da garanti değil. İnsanoğlu, Archimedes’in ünlü sözü “Bana bir dayanak noktası verin Dünyayı yerinden oynatayım” gereğince, geleceği görüp dayanak noktalarını iyi seçmesi gerekir. Yoksa dünya yerinden oynayabilir.

Devamını Oku »

14 Ocak 2018 Pazar

Black Mirror (En kötüden en iyiye tüm bölümleri)

Black Mirror, dizi tarihinin en ilginç yapımlarından birisi. Her bölümü birbirinden bağımsız hikayelerden oluşan bir distopya dizisi. Bilmeyenler için distopyayı çok kısa için şu şekilde tarif edebiliriz: Ütopyanın yani mükemmel bir geleceğin tam tersi. Ütopyada nasıl ki her şeyin gitgide daha iyi ve faydalı olacağını düşünüyorsanız, distopyada da o oranda her şeyin çirkin ve korkunç olacağını düşünebilirsiniz.

Black Mirror yani "kara ayna" bize gelecekten siyah bir ayna tutarak, gelişen teknoloji ile neler olabileceğini gösteriyor. Dolayısıyla bölümlerin birbiriyle tek ortak özelliği, günümüzde olmayan ya da yeterince yaygın hale gelmemiş (başka yöne doğru gidebilecek) teknolojilerin bir şekilde hayatın içine girmesi.

Bu diziyi en çok gece yarısı veya karanlık, kasvetli bir günde izlemenizi tavsiye ediyorum. Güzel bir günde moral bozucu senaryolarla aklınızı niye bulandıracaksınız ki? Bu yazımda sıfır spoiler politikasıyla Black Mirror bölümlerini kötüden iyiye doğru sıralayarak henüz izlememiş kişilere bir nevi tavsiyede bulunmuş olacağım. Aynı zamanda bölümleri izlemiş olan kişilerle ortak düşüncede miyiz bunu görmüş olacağım.

Sıralama kısmen çeşitli yorumlardan etkilenmiş olsam da subjektiftir. Beni şaşırtması ve sürükleyiciliği kıstas aldım. Oyunculuk ve sanatsal açıdan bakmadığımı itiraf etmeliyim. İşte 19 bölümlük Black Mirror sıralaması:


19-The Waldo Moment (Sezon 2 bölüm 3)



18-Arkangel (Sezon 4 bölüm 2)





17- The National Anthem (Sezon 1 bölüm 1)



16- Metalhead (Sezon 4 bölüm 5)



15- Shut up and Dance (Sezon 3 bölüm 3)



14- Nosedive (Sezon 3 bölüm 1)




13- Man Against Fire (Sezon 3 bölüm 5)





12- Crocodile (Sezon 4 Bölüm 3)




11- Be Right Back (Sezon 2 Bölüm 1)



10- Hang the DJ (Sezon 4 bölüm 4)



9- San Junipero (Sezon 3 bölüm 4)




8- Fifteen Million Merits (Sezon 1 bölüm 2)




7- Black Museum (Sezon 4 Bölüm 6)




6- Hated in the Nation (Sezon 3 bölüm 6)




5- White Bear (Sezon 2 bölüm 2)




4- The Entire History of you (Sezon 1 bölüm 3)



3- Playtest (Sezon 3 bölüm 2)




2- USS Callister (Sezon 4 bölüm 1)



1- White Christmas (Yılbaşı özel bölümü)





Devamını Oku »

7 Ekim 2017 Cumartesi

Blade Runner 2049


YENİ BİR DEVAM FİLMİ

İlk film Blade Runner, 1982 yılında çekildi. Çekildiği tarihte pek ilgi çekmeyen bu fantastik bilim kurgu yapıtı daha sonra özellikle 2000’lerden sonra ilgi topladı ve kült filmler arasına girdi. O tarihlerde ilgi toplayamamasının nedeni, belki de kendi zamanının çok ötesinde fikir tomurcukları ve anlaşılmaz, mantık dışı ve alternatif sonuçlara çıkabilecek senaryosuydu.

Artık Hollywood’da senaryo sıkıntısından mıdır bilinmez ama seksenlerin kült ve sevilen filmlerine ya yeni teknolojiyle çekim yapılıyor (ki bu bana her zaman “Taklitler asıllarını yaşatır” cümlesini hatırlatıyor.) veya devam filmi ile ilgi toplamaya çalışılıyor. Devam filmi çekmek gerçekten zor iş olsa gerek. İzleyicinin belli bir beklentisi var ve onu karşılayamazsanız sonunuz hüsran olur.

(Yazının devamında çeşitli dozlarda spoiler yutabilirsiniz, benden günah gitti.)


KIYAMET VE KARANLIK DÜNYA

Bladerunner, tıpkı Terminatör ve benzerleri gibi alternatif gelecekte karanlık ve depresif fikrinden beslenen ve o ütopik dünyada yaşayan bir senaryoya sahip.  İlk filmde dünya üzerine dağılmaya başlamış olan yapay zekâlar bertaraf edilerek,  devam nesilleri oluşturulmuş ve sayıları milyonlarla ifade edilir hale gelmiştir.

Nükleer enerjinin sebep olduğu bir “kıyamet” olmuş ki, bu öyle gösteriyor ki insan neslinin çok büyük bir oranda yok olmasına sebep olmuştur. Toprakta radyasyon bulunuyor. İnsanın dünyaya bu şekilde bir kıyamet getirmesi gerçekten ihtimaller dâhilindedir. Bugün dünyada var olan nükleer silahlar ve nükleer tesisler insanlığın sonunu getirmek isteyen kişilerin eline geçerse vay halimize. Tabii başlı başına bu konuyu masaya yatıran bir çok film, kitap, belgesel bulunuyor.

Kıyametten geriye kalan insanlar karanlık ve gizli bir hayat yaşıyorlar. (Yetimhane ve çöplükteki gibi insanlar.) Çünkü sokakta dolaşan ve “gerçek” diye ifade edilen varlıklar da replicant. Yeni nesil replicantlardan oluşan bir polis devleti her şeye hâkim durumda. Niander Wallace (Jared Leto)  isimli bir psikopat her şeyi yönetiyor.



YAPAY ZEKÂNIN YAPAY ZEKÂSI OLUR MU?

İnsanlar henüz yapay zekâ fikrine bile alışmamışken, yapay zekânın arkadaşı olan bir başka yapay zekayla tanışıyoruz bu filmde.(Joi isimli uygulama) Yani vücudu olan bir yapay zekâ ve vücutsuz (bugünkü yapay zekâların en üst sürümü diyebiliriz) yapay zekâ sevgili olmuş. Olaya duyguları olmayan iki işletim sistemi şeklinde bakarsak, programlarının gereğini mi yapıyorlar? Cevaplanması daha zor olan soru ise şu: İnsan bizzat kendisi dünyadan giderken neden kendi yerine yapay zekâlı bu sistemleri bıraksın?




KAZAN DOĞURDU

Gelelim senaryonun asıl konusuna.  En baştan bir yapay zeka olduğunu bildiğimiz “K” (Ryan Gosling) çevresinde geçen film bizi Rick Deckard’a (Harrison Ford) kadar götürüyor. İlk film ve sonrasında kesilen parçaların eklenmesiyle insan mı yoksa replicant mı olduğu tartışmalı bırakılan Deckard’ın, ikinci filmde daha somut kanıtlarla replicant olduğunu anlıyoruz. Ama hala bir açık kapı var.

Filmin düğüm noktası ise iki android’in bir araya gelerek nasıl çocuk dünyaya getirebildiği. Organik olmayan iki varlıktan bahsediyoruz. Nasrettin Hoca’nın fıkrasındaki soruya benziyor ama tersten. “Kazanın öldüğüne inanıyorsun da doğduğuna niye inanmıyorsun?” Anroidler bütün insani fonksiyonları yerine getirebiliyorlarsa neden doğurmasınlar? Fakat nasıl bir donanım ve yazılım bunu sağlayabilir? Ardı ardına sıralanabilecek sorular var. Çocuğun mekanik vücudu nasıl büyüyebilir ki?
Tartışmaya ancak şu şekilde mantıklı bir açıklama gelebilir. Deckard ve Rachael (Sean Young)üzerinde insanlara ait bazı özelikler var.




MAALESEF RUHU YOK

Senaryo tamamen “K” çevresinde gelişirken, onun yaşadığı duygusal değişimleri ölçüp tartmak için oldukça vaktimiz var. Bir android daha basit deyişiyle bir robot nasıl bu kadar duyguya sahip olabiliyor? Üzüntü,  şaşkınlık, hırs, kandırılmışlık hissi, yardımseverlik gibi duygular arasında geçişler yaparken yüzünde bu durumları hissetmesek de iç dünyasını anlayabiliyoruz. “Yapay zeka ne kadar insan olabilir?” sorusuna cevap arayan bu filmde, bence en kritik konuşma K ile Teğmen Joshi (Robin Wright) arasında geçiyor. 

Hatırladığım kadarıyla:
-          Benden ilk defa ruhu olan birisini mi öldürmemi mi istiyorsunuz?
-          Göreve karşı gelmeyeceksin değil mi?

Bu itirazı ancak vicdanı, dolayısıyla ruhu olan birisi yapabilirdi diye yorumluyorum. Daha sonra yaşananlardan yola çıktığımızda ise K için geriye söylenebilecek tek söz kalıyor:  “Maalesef ruhu yok, onun için hiç mi hiç şansı yok.”




Devamını Oku »

21 Haziran 2017 Çarşamba

Split - Parçalanmış

Sinema tarihinde en çok ele alınan konulardan biri dissosiyatif bozukluklar ile ilgilidir. Bu hastalık “Çoklu kişilik bozukluğu” olarak isimlendirilir. Bu hastalıkta insanlar birden fazla kişilik yaşatabilirler. Diğer psikolojik bozukluklarda kişiler aynı bünyenin içinde az ya da çok dalgalanmalar yaşarlar. Örneğin bipolar bozuklukta, kişi bazen çok mutlu bazen ise çok depresif olur ancak bunların hepsini bir kişilik içinde yaşar. Benzer şekilde şizofrenik vakalarda da kişi hayal dünyası içine girer fakat kimliği aynıdır.



Sen hangi Wendelsin?

Hal böyle olunca çoklu kişilik bozukluğu yaşayan kişilerin o an hangi kişi olduğunu bilmeniz, ondan gelebilecek herhangi bir zararı önceden tespit etmenizi sağlayacaktır. Bu filmde çok üstün bir performans ortaya koyan James McAvoy, ana karakter Kevin Wendell ile tüm karakterleri ayrı ayrı canlandırmış ve karakteristik mimik ve hareketlerini bariz şekilde yansıtabilmiştir. Muhtemelen Kevin Wendell ismiyle bilinen esas karakter bedenini kendi iç dünyasında ürettiği karakterlere teslim etmiş olacak ki kendisini tanıma fırsatı bile bulamadık.




Karakter çatışmaları

Film Kevin’in mevcut karakterlerini çözmek ve hangilerini baskı altında tutacağını öngören doktoru Dr. Karen Fletcher (Betty Buckley) etrafında şekillenmektedir. Kevin içinde taşıdığı karakterleri ayrı ayrı yaşattığı için bu karakterlerin birbirleri arasında da bir iletişim ağı oluşmuş durumdadır. Yani kimisi birbiriyle can ciğer, kimisi ise kanlı bıçaklı sayılabilir. Bu tarz psikolojik rahatsızlıklarla ilgili çok bilginiz olmasa dahi tahmin edebileceğiniz gibi filmde de olduğu gibi karakterlerden birisi diğerlerine baskın çıkacak ve diğer karakterler artık daha az yaşamaya başlayacaktır.




Üç genç kurban

Kevin üç genç kızı, yaptığı planlar doğrultusunda kaçırır. İç dünyasında o dönemde en baskın olan iki karakter bu konularla ilgili plan yapmakta, diğer karakterleri ise mecburen bu ikisine sesini çıkarmamaktadır. Casey Cooke (Anna-Taylor Boy) bu kızlar arasında geçmişte yaşadıklarına göre bu tarz olaylarda bir B planı gerçekleştirme imkânı olandır. Daha fazla ayrıntı vererek seyir zevkinizi kaçırmak istemiyorum. Ancak film özellikle McAvoy’un performansı ve sonu tahminden çok uzak olmasa da sürükleyici anlatımıyla seyirciyi etkilemeyi başarıyor.



Shyamalan klasiği


Ünlü yönetmen M. Night Shyamalan filmin sonunda ayrıca başka bir filmiyle bağlantı kuracak bir yol çiziyor ve devam filmine göz kırpıyor. Shyamalan filmleri benim görüşüme göre bir olmuş bir olmamış şeklinde süregeldiği için izleyiciyi gelecekte ne beklediğini söylemek zor. Yine de Shyamalan kendi tarzıyla sinema tarihinde ayrıcalıklı bir basamağa sahip oldu bile.
Devamını Oku »

13 Mayıs 2017 Cumartesi

Türk Malı pazara mı dönüyor?


Gördüğümüz ve duyduğumuz kadarıyla 2010 yılında yayınlanıp bir süre sonra da yayından kalkan Türk Malı isimli dizi tekrar çekimlere başlıyormuş. Hatırlarsanız Türk Malı adlı bu dizinin ilk bölümü gösterime girmeden önce halk tarafından tepkiye uğramış ve “Ne demek şimdi bu, bize mal mı demek istiyorlar?” şeklinde eleştirilerin yükselmesine neden olmuştu. Hatta bazı RTÜK kurallarına takılması sebebiyle yasaklanmasına da şahit olmuştuk.



Kendimize mal dedirtir miyiz hiç?

Türk malı dizisi gerçekten de beklendiği gibi Türk halkının genel cehalet durumunu eleştirmek için (objektif yorumlama çabasıyla söylüyorum) Erman Kuzu (Şafak Sezer) isimli  ana karakteri  dizinin merkezine koymuştu. Tam da bu noktadan toplumsal bir analiz yapma çabası içine giriyorum. Bu diziye tepki veren kişilere sormak isterim. Biz değil miyiz, Avrupa ülkelerinde bir üçkâğıt haberi aldığımızda ilk “Türk müymüş?” sorusunu soran, biz değil miyiz bir görmemişlik örneğine rastladığımızda “Kesin Türk” diyen. Son olarak biz değil miyiz, kendi kendimizi yerin dibine sokmaya bayılan? O zaman Türk Malı isimli diziye neden tepki gösterdik? Belki de bize bir ayna tutuyordu kim bilir (?).




"Ben lisedeyken Aykut Testi yaptırmıştım!"

Dizinin içeriğine gelirsek; her ne kadar burada diziden bahsetmeye çalışsam da çeşitli parçaları haricinde bir bölümü dahi tam olarak seyretmiş değilim. Zannetmeyin ki “kültürsüzlük” damgası yememek için izlediğimi saklıyorum. Dizi kendi içinde oldukça sıkıcı, tekrarlı ve yapay senaryosuyla izleyiciyi kendine bağlama konusunda başarılı değildi. Ancak bazı karakterlerin sosyolojik açıdan gerçek karakterlere benzediğini söylemek gerekiyor. Erman Kuzu anlayışsız ve kaba bir adam, eşi Abiye Kuzu (Binnur Kaya) ise sürekli kültürlü olma çabasının yanı sıra yanlış deyimler ve kelime öbekleri ile çevresindekileri (ve tabii ki izleyiciyi) zehirleyen bir karakter. Dizinin genel çerçevesi ise;  kültürlü daha doğrusu normale yakın komşuları ve sonradan görme bu absürt aile arasında olup biten olaylardan oluşuyordu.



Mehmet Ali manidar bir seçim

Geçmişte diziyle ilgili en çok yapılan eleştiriler; gereğinden uzun bir durum komedisi olması, güldürmemesi (bu zaten rastlanılabilecek bir özellik fakat türünün komedi olduğunu unutmamak gerekir), başka bir diziden senaryo çakması olduğu, Abiye karakterinin Türkçe'mizle hain oyunlar oynaması vs diye liste uzuyor.
O zaman sizin yerinize ben sorayım: Bu dizi neden geri dönüyor Allah aşkına? Kadroyu güçlendirmiş, üstelik yarışma programlarından sansasyonel şekilde ayrılmış olan Mehmet Ali Erbil de kadroya katılmış. Benim hatırladığım Mehmet Ali yarışma programlarında 40-50 yaşlarında insanlara takla attırıp başarabilenlere halı hediye ediyordu, kıllı bir adamı koyun gibi tıraş ettirmişti ve son olarak bir adamın pantolonunu aşağı çektiği için aniden programa veda etmişti. Sanırım Onun katılması da dizinin ömrü konusunda bize ipucu verebilir.




Bekleyelim ve görelim. Dizi çöplüğüne dönen televizyon kanalları gençleri yabancı dizilere itip, sürekli düşen izleyici kitlelerini ekrana bağlayamaz iken, geçmişteki kötü namıyla geri dönecek olan Türk Malı kaç bölüm yaşayacak ve nasıl bir işe imza atacak.


Devamını Oku »

26 Nisan 2017 Çarşamba

NAYLON ANILAR



Coşkun Sabah'ın ünlü şarkısını bilirsiniz. “Anılar, anılar, şimdi gözümde canlandılar.
Anılar, anılar, beni bu akşam ağlattılar.” Coşkun Sabah ve Ahmet Selçuk İlkan bu dizeleri yazıp bestelerken muhtemelen ya eski bir mektuba bakıyor, ya da sevgilisinin eski bir resmine bakıyordur. Yine Cengiz Kurdoğlu diyor ki: “Dün gece resmini öptüm de yattım.”





Şimdi doksanlar ve öncesinde bu duygusallığı yaşayan değerli ağabeylerimiz, bugün bu aşkları yaşasa neler yaparlardı? Gelin bir de bunu düşünelim. Facebook’ta dün gece resmini “like”layıp mı yatardı, yoksa instagram’da boy boy fotolarını gördüğünde hasedinden çatlayıp da mı yatardı? O zamanlar sevgilinin sadece bir resmi olurdu, kimse beğendin mi beğenmedin mi bilemezdi. Yırtıp attığında da dünya âlem duyamazdı.






Bugünün dünyasında internet kesintisinde hemen her şey değişecek sanıyorsunuz. Haklısınız da. İnsanlar, dostluklar, aşklar ve samimiyet hisse senedi gibi piyasada dolaşıyor. Sonra yaşadığınız bir anın yaklaşık elli tane resmini çekiyorsunuz. Günün belli bir kısmını resim çekerek geçiren(hatta neredeyse öz çekim mesleği edinen) her yerde abuk sabuk fotoğraf çekmek için canından bile olan insanlar var. İşte bu sebeplerle anılar değer kaybına uğruyor. Artık anları ölümsüzleştirmek diye bir şey yok bence, artık anları öldürmek var.





Çok eski zamanlarda insanlar resim çekilmeden önce en güzel kıyafetlerini giyerlermiş. Yıllar sonra resme bakan torunu için gayet saygılı, gayet efendi bir duruşla resim çektirirlermiş. Artistik bakışlar atarlarmış. Çünkü az olan şey kıymetli olur. O nadide resimler şimdi mutlaka bir bavulun içinde veya bir yerlerde saklıdır. Ama üzülerek söylüyorum ki sizin birbirinden kıymetsiz binlerce resminiz geri dönüşmeyen dijital bir simge olarak silinecek.




Şimdi diyorsunuz ki peki ne yapmalıyım? Her anın fotoğrafını çekmekten vazgeçin. En azından tavsiyem şudur ki günde yüz fotoğraf çeken kişiler bu sayıyı on civarında tutsunlar. Üstelik aynı anın bir sürü resmi olacağı için onları silmek için de vakit kaybedeceksiniz, belki de toptan sileceksiniz.

Bir Türk Sanat müziği sözüyle yazımı özetleyeyim. Yıllar sonra ömrünüz yeter de bembeyaz saçlarınız ve kocaman gözlüklerinizle eski resimlere bakabilirseniz, değerli anılarınız olsun ve şöyle deyin:


“Maziye bir bakıver, neler neler bıraktık”


Devamını Oku »

27 Mart 2017 Pazartesi

KUMDAN KALE



Sahilde kimsecikler yokken bir yürüyüşe çıktım. 

Sadece martılarla konuşmak istiyordum ki, hummalı bir çalışma içinde olan küçük cılız bir çocuğa takıldı gözüm. Mavi şortlu, belki 9-10 yaşlarında görünüyordu. Mükemmeliyetçi bir tavırla kovasını nemli kumla dolduruyor ve kuleleri yükseltiyordu.  


Yanına yaklaşıp;
“Merhaba istersen yardım edebilirim” dedim.
“Teşekkürler ama bu benim işim” diye tersledi beni.
Yanında biraz daha durup kalesini nasıl güçlendirdiğini izledim, dalga için bentler yapıyor ve mücadele ediyordu adeta. Sanat eserinin zarar görmemesi için çetin bir savaş veriyordu.





Sonunda gitmeye karar verdiğinde kovasını, küreğini toplamaya başladığında, dalgalarda kalesini kemirmeye başlamıştı bile. Hemen telaşla seslendim.
“Genç, bak dalgalar yaklaşıyor, yarın geleceksen eğer o kaleyi orada bulamayacaksın belki de” dedim ukala bir tavırla.
Çocuk hayat dersi niteliğinde bir cevap verdi:
“Yarın bu kaleden daha iyisini yapmak için geri geleceğim. Nasıl olsa yıkılmayacak mı?”








Hayattan almamız gereken dersi bu çocuğun nitelendirmesinde yakalamıştım. Halbuki birçoğumuzun hayatı iki uç noktada değil mi? Ya kalelerimiz var ve dalgalara karşı koymak için büyük bir savaş verip, o kalenin bir gün yok olacağını kabullenmiyoruz. Ya da nasılsa yapacağım kaleler yıkılacak diye kılımızı bile kıpırdatmıyoruz.

İyisi mi yerimizden kalkıp dünden daha iyi bir iş yapalım ve işin sonunun geleceğini de hiç unutmayalım.
Devamını Oku »

29 Ocak 2017 Pazar

Westworld teorileri

Westworld… 

Yıllarca konuşulacak bir senaryo. Anthony Hopkins ile Ed Harris gibi ustalarla müthiş oyunculuk içeren bir yapay zekâ dizisi. Gelecekte başka yapımlara da ilham kaynağı olacak bir yapım diyebiliriz. Konuyu bilmeyenler için çok kısa özetleyeceğim: Belirli bir bölgede vahşi batı kasabaları kurulmuş. Bu kasabaların yerlileri host (ev sahibi) olarak anılıyor ve hepsi android. Para basıp, bu dünyayı ziyarete gelen gerçek insanlar istediklerini yapabiliyorlar. Tecavüz, zina, şiddet, cinayet vs. serbest bırakılmış durumda. Gerçek insanlara karşı bir muamele olmadığı için de hiçbir şeyin hesabı sorulmuyor. Bu bölgeyi koordine eden geniş bir ekip var.



Dizi hakkında belki başka konulara ileride değineceğim ama önce devam teorilerini sıcağı sıcağına yazmak istedim. Tabii bu teorilerde kendi düşüncelerimin yanı sıra diğer yorumculardan etkilendiğimi inkâr edemem. Dizinin tamamını seyretmediyseniz, teorileri lütfen okumayın, ağır spoiler içeriyor!


SPOILER İÇERİR!!!

1-     “Aslında herkes robot” teorisi

Biliyorum bu iddia koskoca senaryoya göre biraz komik gelecek size. Bu aslında biraz da “yaşanan her şey rüyaymış.” klişesine bizi yaklaştırıyor ama bunu destekleyecek bazı argümanları öne süreceğim.



Robert Ford’un konumu

Öncelikle Ford’un konumu tartışmaya çok açık. Bu kişi Arnold ile birlikte parkı kurup geliştirdikten sonra Delos isminde bir şirkete mi satmış? Kendisi hala ortak mı? Şirketin atadığı yöneticiler falan gördüğümüze göre Ford, Beşiktaş’ta bir zamanlar onursal başkan olan Süleyman Seba gibi arka planda mıdır? İlk iki sorunun cevabını çok açık veremezsiniz ama son sorunun cevabı net bir şekilde “hayır” olsa gerek. Çünkü Ford her şeye burnunu sokuyor ve yönetim kuruluna ters hareketler yapıyor ve buna göz yumuluyor. O zaman “herkes robot” teorisine göre Ford neden başkan robot olmasın? Bunu destekleyen bir diğer olay da Ford’un Bernard’a;  “İnsan mühendisler çok duygusal koçum, o yüzden seni ürettim” demesi diyebiliriz. O zaman Ford amca, sen niye robot olmayasın? Diye soruyorum kendi kendime.


Denetimsizlik

Parkı koordine eden merkezdeki denetimsizlik, aslında kasıtlı olarak yönetimin yaptığı bir hareket olabilir mi? Mesela oduncu adamı araştırırken ortadan kaybolan Elsie’yi (Shannon Woodward) kimse arayıp sormadı. Theresa öldürüldü, yine soran eden yok. Bunlar sonuçta robot değil insan! Nerede bu devlet, nerede bu millet? O zaman geldik yine aynı noktaya. Misafirler dışında herkes robot ki, kimseyi önemsemiyorlar.



Ahlaksızlığa müsamaha

Parkta ahlaksızlığa müsamaha gösteriliyor. Hatırlarsanız oyun yazarı olan Lee Sizemore (Simon Quarterman) parkın 3 boyutlu haritası üzerine yukarıdan (affedersiniz) işemişti. Bunun gerçek hayattaki karşılığı müdürünüzün masasına (affedersiniz) işemektir. Karşılığı sadece işten uzaklaştırmak değil, sicilinizin karalanmasıdır. Gel gör ki adam güzel güzel işine devam ediyor. Olsa olsa robot yapabilir bunu, diğerleri de kızmaz. Robottur ne yapsa yeridir.



Maeve’nin kaçışındaki tutarsızlıklar

İlk başta birçok yorumda Maeve (Thandie Newton)’e yardım eden adamlar için ne kadar da saf oldukların bahsedildi. Bu tartışmanın dışında kalarak, bu ameliyathane odalarının neden kameralarla görüntülenmediğini kimse sorgulamadı. Üstelik bu kişiler çelişkili hareketler yaptıkları halde kimsenin dikkatini çekmiyor mu? Daha sonra Maeve’nin kaçışının da bir görev olduğunu öğrendik. Ama bu amaca bir şekilde hizmet eden ve sessiz kalan diğer çalışanların robot olma ihtimali de gözden kaçmamalı. Son kaçış sahnelerinde 100 kişinin 3 kişiyi durdur(a)maması da bunun en güzel kanıtı.



2- “Ne Ford öldü ne de Arnold” teorisi

Game of thrones severler, 6 sezondur Ned Stark ölmedi geri dönecek, kuş oldu aslında vs vs gibi komik teoriler ileri sürdüler. Şimdi biraz da onların yolundan yürüyelim. Öncelikle Ford yaş tahtaya basacak biri değil, olayı yöneten bir eski kurt. Yeni oyunun sunumunu yaparken, bu ölüm sahnesini pekâlâ planlayabilir. Kendi çocukluğunu dahi güzelce simüle ettiğini bizlere göstermişti. Son sahnede konuşmayı içerden bir yerden yaparak android Ford’u öldürtmüş olması beklenen bir şey olsa gerek.
Aslında buraya kadar tahmin etmesi zor bir gelecek değil. Ama bana sorarsanız, ikinci sezon Ford’un değil Arnold’un sezonu olacak. Çünkü Arnold hala hayatta olabilir. Belki de Ford’u hiç görmeyeceğiz ama yaşadığına dair işaretler alacağız. Nasıl mı? Tıpkı 1. Sezonda Arnold’un yaşadığına dair işaretler almamız gibi. Yorumculardan birisi bu durumu güzel bir şekilde tasvir etmiş: “Arnold ve Ford satranç oynuyorlar” diyor.


Kafayı kıran oduncu vakası

Dizinin ilk sezonunun son bölümü de dâhil aydınlatılmayan bir olay vardı hatırlarsanız. O da kendi kafasını parçalayan, sonradan Elsie’nin araştırmasında kolunda verici çıkan oduncu olayından bahsediyorum. Bu ikinci teoriye göre Arnold’un parkın bir yerinden içeri sızma çabaları olamaz mı? Açıkçası Theresa (Sidse Knutsen) isimli plaza kadını bu tarz hinlikler için çok basit kalır.
Ford’un bu gizemli olayların üzerinde çok durmaması, onun da Arnold’un bir yerde yaşadığını tahmin etmesi demek oluyor. Ayrıca Arnold’un Bernard (Jeffrey Wright) ve Dolores (Evan Rachel Wood)’in beyinlerine zaman zaman ulaşıyor olması da ihtimal dâhilinde. Belki bu sebeple Bernard Ford’u sorgulamaya çekmiş olabilir.




Ölüm şekli niye aynı?

Dizi boyunca fark ettiyseniz, Ford sürekli Arnold’un kötü yanlarını söylüyor, ciddi bir çekememezlik seziyoruz. Ford’a : “Ölünün arkasından kötü konuşulmaz” deseniz. Sanki ağzındaki baklayı çıkartacak ve “Arnold ölmedi ki” diyecek. Ford, Dolores’e kendini kafasının arkasından silahla vurdurtarak öldürttü. Bu tıpatıp Arnold’un yaptığı şeydi. Bu yüzden bu teoriye göre zaten Ford hayattaysa aynı oyunla Arnold da hayattadır şeklinde bir yere çıkabiliriz. Ford rekabet halinde olduğu Arnold’a nazire yaptı kısacası.
İkinci sezonda bu teori gerçek olursa Arnold’u ünlü oyunculardan birinin oynayacağını ve diziye en az Anthony Hopkins amca kadar renk katacağını varsayıyorum.




3-     Bilinç aktarma (Transcendense) teorisi

Ford ve Arnold’un sürekli bir rekabet halinde olduğunu önceki teoride dile getirmiştim. Aslında bu rekabet bir nevi bilinç aktarımı konusunda da olabilir. Transcendense filminde Will Caster (Johnny Depp) ölmeden önce tüm hafızası ve bilincini bilgisayara aktarmıştı. (Bu konuyla ilgili daha detaylı bilgi içeren yazım için tıklayınız) Tıpkı bu filmde olduğu gibi Arnold, Ford’un önüne geçerek kendisini bir androide aktarmış olabilir. Bunun Bernard olduğunu iddia etmeyeceğim, belki 3. bir android olabilir.


Ford’un gizli aile simülasyonu

Ford’un bildiğiniz üzere, gizli bir yerde kendi ailesini canlandırdığı bir ev vardı. Ayrıca merdiven altı imalat ile kendi cyborg larını üretiyordu. Park’ın bu kayıt dışı imalatında kendi orta yaşlı halini üretmiş olabilir. Şimdi tabii yaş kemale de ermiş durumda, ölüme yaklaşınca somut hayatını bir şov ile sona erdirip, zihnini aktarmış olabilir. Diğer taraftan Arnold belki de bunu çok daha önce yapmıştı.





Burada vermiş olduğum teorilerin tamamen dışında bir gelecek olabilir. Ya da çeşitli teorilerin karışımı bizi bekliyor olabilir. Fakat her ne olursa olsun, senaristler izleyicinin beynini yakmaya niyet etmişler.

En çok beğenilen yorumlardan biriyle yazıma son veriyorum. “Bu senaryoyu yazan robot mu?” J




Devamını Oku »